CAT (KEDİ)
5/9/2007
ŞİRİN
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
DÜNYA'NIN OLUŞUMU
2/4/2007
|
EVREN - SAMANYOLU GALAKSİSİ - GÜNEŞ SİSTEMİ - DÜNYA Dünya'nın oluşumu, Güneş sisteminin oluşumuna bağlı olduğundan ilk önce Evren' nin öyküsünden kısaca bahsetmeliyiz. Evren, atomlardan galaksilere kadar var olan her şeydir. Astronomlar evreni incelemeye başladıklarından beri uzayın derinliklerine bakarak evrenin başlangıcına ait ipuçları bulmaya çalıştılar. Çevremizdeki galaksilerin bizden uzaklaştığını ve evrenin genişlediğini buldular. Bazı astronomlar bu konu ile ilgili çeşitli teoriler geliştirdiler. Bu teoriler içinde en kabul edilebileni Büyük Patlama Teorisi (Big Bang Theory) dir. Büyük Patlama Teorisi'ne göre evren, bundan 15 milyar yıl önce çok büyük, hayal bile edilemeyecek kadar şiddetli bir patlama ile ortaya çıktı. |
|
|
|
Bu bir enerji patlamasıydı. Bir saniyeden çok daha kısa bir zaman sonra soğumaya başladı. Foton adı verilen ışık parçacıkları ortaya çıkarak her yöne doğru yayıldılar. Soğuyan ateş topu, atom parçacıklarından oluşan koyu bir kıvama dönüşerek Hidrojen ve Helyum gazlarını ortaya çıkardı. Ateş topu değişerek, köpüren, sisli bir madde bulutuna dönüştü. Öyle yoğundu ki ışık ışınları bulutun içinde yayılamıyorlardı. Bu nedenle çok karanlıktı. Gaz atomları yavaş yavaş dev kümelenmelere dönüştü, daha sonra yeniden ısınan bu kümelenmeler ilk galaksileri oluşturdu. Birkaç bin yıl sonra evrenin sıcaklığı birkaç bin dereceye düştü ve sis dağıldı. Işık serbestçe yayılma imkânı buldu. Galaksiler oluşmaya başladı ve evren bugünkü saydam görünümünü aldı. Bu sayısız galaksilerden sadece biri, bizim galaksimizdir ki "Samanyolu Galaksisi" olarak adlandırılmıştır. Samanyolu Galaksisi'nin dış kenarına yakın bir yerde "Güneş Sistemi" bulunmaktadır. |
|
|
|
Astronomlar Güneş'in milyonlarca yıl önce dev bir gaz ve toz bulutundan oluştuğunu düşünüyorlar. Gaz bulutu büzüldü ve sıcaklığı arttı. Kütle çekimi gittikçe daha çok miktarda gaz ve tozu bulutun içine çektiğinden bulutun içindeki basınç arttı. Yüksek sıcaklık ve basınç, şiddetli nükleer tepkimelerin başlamasına yol açtı ve parlak bir ateş topu, yani Güneş'imiz oluştu. Artan madde, sonunda tümü de Güneş'in çevresinde gezegenleri, kuyrukluyıldızları ve asteroidleri oluşturdu. Bunlar, sayıları binleri bulan, düzensiz biçimleri olan, metal ve kayalardan oluşan asteroidler; her yöne doğru dağılmış olan çok miktarda toz; "kuyrukluyıldız" dediğimiz kirli buz kütleleri ve sayıları en az dokuz olan gezegenlerdir. Bu cisimler topluluğuna "Güneş Sistemi" adı verilir. Güneş, astronominin ilgilendiği en tanıdık, orta büyüklükte bir yıldızdır. Kör edici parlaklıktaki sarı-beyaz renkli Güneş yuvarlağı gündüz vakti uzaydaki başka her şeyi gizler. Güneş, batıncaya kadar sıcaklık ve ışık vermeyi sürdürür. Ancak o battıktan sonra gökyüzü, yıldızları görebileceğimiz kadar kararır. Yörüngeleri çember değil elips biçiminde olduğundan, gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıkları sürekli olarak değişir. Dünya'nın Güneş'e en yakın ve uzak konumları arasında 5 milyon kilometre fark vardır. Dünya'nın Güneş'ten ortalama uzaklığı |
Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
KARAGÖZ VE HACİVAT & GÖLGE OYUNU
28/3/2007
Gölge oyununun çıkış noktası uzakdoğu, Çin olarak bilinir. Ticaret ve geziler sonucu Endonezya, Java ve Hindistan’da yaygınlaşan gölge oyunu mistik ve dinsel bir etkiye sahiptir. Türkler Çin ile yakın ilişkileri dolayısıyla bu sanatı öğrenmişler ve kendi kültürleri doğrultusunda geliştirmişlerdir. Gölge oyunu tekniğinin Türk halk kültüründe ne zaman Karagöz adını aldığı hakkında çeşitli görüşler vardır. Bunlardan en yaygın olanı Bursa efsanesidir. Sultan Orhan devrinde (1324-1362) Ulu cami’nin yapımında demirci ustası Kambur Bâli Çelebi (Karagöz) ile duvarcı ustası Halil Hacı İvaz (Hacivat) çalışmaktadır. İkilinin arasında geçen nükteli konuşmalar diğer işçilerin dikkatini toplayıp, işlerini aksatmalarına sebep olur. Cami inşaatı yavaş ilerler. Durumu öğrenen padişah hiddetlenip her ikisini de idam ettirir. Yaptığı yanlışlığın bilincine varan padişah çok üzülür. Padişahın çevresindekiler padişahı teselli etmek için beyaz sarığını çıkarıp gerer ve arkasına bir (ışık) yakar. Ayağından çıkardığı çarıklarıyla Karagöz ve Hacivat’ın tasvirlerini canlandırıp nükteli konuşmalarını seslendirir. Günümüzde de Karagöz perdesine “Şeyh Küşterî meydanı” denir ve Şeyh Küşterî Karagözcülüğün kurucusu kabul edilir. Esnek yapısı itibariyle doğaçlamaya ve güncel olayların işlenmesine son derece açık olan Karagöz perdesi, zamanının en önemli toplumsal yergi vasıtasıydı. Halkın beğenmediği hükümet kararlarını eleştirdiği ve kamuoyunu temsil ettiği dönemler vardır. Osmanlı’nın son dönemlerinde Karagöz sanatçıları devlet ileri gelenlerinden bazılarının hırsızlığını, rüşvetçiliğini vs. perdede canlandırdıkları için bu taşlamalar çok keskin bulunmuş, oyunlar yasaklanmıştır. Devlet ileri gelenlerinin perdeye yansıtılmaları ağır cezalara bağlanmış, bu yasaklamalardan sonra Karagöz sıradan, kaba saba bir güldürü durumuna düşmüştür. 20. yy’da Türk Halk edebiyatı ile ilgili araştırmalar başlamış fakat hızla başlayan batılılaşma çabası ile Karagöz oyunu gözden düşmeye başlamıştır. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde bir süre daha yaşayan Karagöz, zaman içinde tiyatronun, sinemanın daha sonra da televizyonun hayata girmesiyle önemli ölçüde etkisini kaybetmiştir Karagöz Oyun Bölümleri Karagöz oyunu dört ana bölümden oluşur. B. Muhavere: Kelime anlamı karşılıklı konuşma olan muhavere, Karagöz ve Hacıvat’ın tüm özelliklerini bünyesinde barındıran bir bölümdür. Yanlış anlamalara dayalı, kelimelerin ses oyunlarıyla farklı anlamlarda kullanılmaları, ikilinin eğitim öğretim durumları ve kişilik özellikleri bu bölümde iyice belirginleşir. C. Fasıl: Oyunlara ad olan bölümdür. Karagöz oyunları isimlerini burada geçen olay örgüsünden alırlar. Karagöz ve Hacıvat dışındaki diğer tipler ağırlıklı olarak bu bölümde perdeye gelir, kendilerini gösterirler. Basit entrikalarla oluşan düğüm yine bu bölümde çözüme kavuşturulur. Gelen her tip kendi müziği eşliğinde şarkısını söyler. Karagöz Oyun Tiplemeleri 1. Eksen kişiler: Karagöz, Hacivat. Karagöz: Oyuna adını veren esas tiptir. Tahsil görmemiş bir halk adamıdır, sokak dili ile konuşur. Hacivat’la birlikte oyunun iki temel kişisinden biridir. Cahil cesareti diyebileceğimiz bir cesarete ve gözü pekliğe sahiptir. Bu yüzden tekin olmayan kişilerle başı sık sık derde girer. Sürekli Hacivat’ın yardımını görür. Okumamış ama zeki ve hazır cevaptır. Öğrenim görmüş kimselerin yabancı sözcük ve dil kuralları ile alay eder. Devamlı olarak anladıklarını anlamaz görünür, kelimelere ters anlamlar yükler. Hacivat’la söylediklerini yanlış anlıyormuş gibi eğlenir. Sözlerine farklı ifadeler yükler. Genelde işsizdir, boş gezer. Hacivat’ın bulduğu işlerde çalışır. Yerinde duramayan, her şeye burnunu sokan meraklı bir tiptir. Bunun sonucu başı dertten kurtulmaz. Oyun içinde rol gereği kıyafet değiştirse de, oyun sonuna daima kırmızının hâkim olduğu bilindik görüntüsü ile çıkar. Hayâlî Eskiden Karagöz oynatan kişiye Hayâlî, Hayâlbâz, Şebbâz isimleri verilirken günümüzde Usta diye anılmaya başlandı. Gerekli malzemelerin bulunduğu takıma Hayal sandığı veya takım ismi verilir. Tekniği Oyun 2x2,5 veya 1x1,20'lik bir bez perde üzerine aksettirilen tasvirlerin gölgelerinin konuşturulmasıdır. Kenarları çiçekli bez perde patiskadandır. Asıl perdeye ayna denir. Perde arkasındaki peş tahtası üzerindeki şem'a ile bu gölgelendirme sağlanır. Tasvirler manda, dana, deve derisinden yapılır. Deri saydamdır, nevrekan'la kesilip kökboyasıyla boyanır. Hareketli yerleri kirişle tutturulur, değnek delikleri açılır. 30-
A. Mukaddime (Başlangıç)
B. Muhavere (Söyleşme)
C. Fasıl
D. Bitiş
A. Mukaddime: Oyun başlamadan perde ortasına göstermelik denen figürler (Limon ağacı, Çiçek saksısı, Gemi, Çeşme, Hamam vb.) yerleştirilir. Göstermelik hangi oyunun oynanacağına dair bir ipucu olabildiği olabilir.
D. Bitiş: Karagöz oyununun en kısa bölümü bitiştir. Fasıl bölümü sona erdikten sonra Karagöz ile Hacıvat perdeye gelirler. Burada kıssadan hisse söylenir. Oyunu kapatan Karagöz’dür. “Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola! Hayal perdesinde ışığın kararmasıyla oyun sona erer.
2. Kadınlar: Bütün zenneler.
3. İstanbul ağzı konuşanlar: Çelebi, Tiryaki, Beberuhi.
4. Anadolu’dan gelen tipler: Laz, Kastamonulu, Rumelili, Egeli, Kayserili, Eğinli, Vanlı, Harputlu, Kürt.
5. Anadolu dışından gelenler: Muhacir, Arnavut, Arap, Akarap, Acem, Çerkez.
6. Zımmi – Müslüman olmayan kişiler: Rum, Frenk, Ermeni, Yahudi.
7. Kusurlu ve ruhsal hastalar: Kekeme, Kambur, Hımhım, Kötürüm, Deli, Esrarkeş, Sağır, Aptal ya da Denyo.
8. Kabadayılar ve sarhoşlar: Tuzsuz Deli Bekir, Efe, Arap Efe, Zeybek, Matiz, Sarhoş, Külhanbeyi, Kopuk.
9. Eğlendirici kişiler: Çengi, Köçek, Kantocu, Hokkabaz, Canbaz, Curcunabaz, Hayali, Çalgıcı.
10. Olağanüstü kişiler, yaratıklar: Büyücü, Cazular, Cinler, Şeytan, Zebani.
11. Geçici ikincil kişiler ve çocuklar.
Karagöz oyununda trajik-komik sahnelerin büyük bir çoğunluğu çeşitli karakterlerin varlığı ile gerçekleşir. Bu karakterler mahallenin insanlarıdır. Oyunda sıra ile perdeye gelirler. Karakterlerin bir bölümü Anadolu’nun çeşitli yörelerinden İstanbul’a para kazanmak için gelen ve belli bir işi olan kişilerdir. Genellikle yöresel giysiler içinde kendi lehçeleri ile konuştukları için, onların bu farklılıkları “komik unsuru” yaratır.
Yorum (7) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
26/3/2007
Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım
Sevincin ürünüdür insan, nefretin değil kızım
Zulmün önünde dimdik tut onurunu sevginin önünde eğil kızım...
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
24/3/2007
ÇOCUĞUM, SIMSICAK UYUMAKTASIN ŞİMDİ SEN
TÜYDEN VE SEVİNÇTEN BİR IRMAKTASIN ŞİMDİ SEN
BİR DAĞ SUYU GİBİ, KAYALAR İÇİNDEN FIŞKIRAN,
GÖKLERE, DENİZLERE DOĞRU BÜYÜMEKTESİN ŞİMDİ SEN...
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
24/3/2007
ESKİDEN
ÇEMDER ÇEVRİLİR
SU MUSLUKTAN İÇİLİR
AĞAÇLARA TIRMANILIRDI
BEBEKLER BEZDEN
SİLAHLAR TAHTADAN
RESİMLER KÖMÜR KARASINDAN YAPILIRDI...
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
"KINALI ALİ"
18/3/2007
"KINALI ALİ"
Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da onlarla sohbet ediyor, "Nerelisin?" gibi sorular soruyordu. Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı. Yanına çağırdı ve merakla sordu: "Adın ne senin evladım?"
"Ali, komutanım." "Nerelisin?" "Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..." "Peki, evladım, bu kafanın hali ne? Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?" "Cepheye gelmeden önce, anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını da bilmiyorum."
"Peki" dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali." O günden sonra Ali'nin adı, Kınalı Ali oldu. Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı. Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi. "Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum. Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?"
Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi. "Sen söyle biz yazalım" dediler. Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu.
"Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin." Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, "Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir" cümlesi ile bitiriyordu.
Tam zarf kapatılırken, Ali, "İki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek, mektubun sonuna şunları yazdırdı: "Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama burada komutanlarım da, arkadaşlarım da benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. Burada onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım."
Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. İngilizler, kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer, beşer, onar, onar şehit oluyorlardı. Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı, bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu.
Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler. Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye, bile bile ölüme gidiyorlardı. O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna aile adına babası yanıt veriyordu.
"Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye gidecek küçük kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme." Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra "şimdi ananın sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu.
Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı, şöyle diyordu anası:
"Oğlum Ali, yazmışsın ki, kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler. Bizde üç işe kına yakarlar;
1- Gelinlik kıza. Gitsin ailesine, çocuklarına kurban olsun diye.
2- Kurbanlık koça. Allah'a kurban olsun diye.
3- Askere giden yiğitlerimize. Vatana kurban olsun diye. Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun."
INALI KUZU
Yozgat’ın Sorgun kazasının Karayakup köyünden cepheye gelen Murat, bölükteki tıbbiye öğrencilerinden Şükrü’ ye bir mektup yazdırır:
“Anacığım kardeşlerimi askere gönderirken başına kına koyma... Zabit efendi bana sordu cevap veremedim. Kardeşlerim de cevap veremeyip mahcup olmasınlar.”
Bir müddet sonra Murat’ın anasından cevabı mektup yetişir:
“Ey oğlum, gözümün nuru Murat’ım! Zabit efendiye selam söyle... Biz kurbanlık koçları kınalar öyle kurban ederiz. Sen dört kardeşin arasında kurbansın. Sen İsmail’ sin.Sen orada şehit olacaksın inşallah. Kurbanlık koçlar nasıl kınalanırsa, ben de onun için senin saçını kınalayıp gönderdim.”
Ve mektup Çanakkale’de Murat’a ulaştığında, Murat’ın kınalı başı çoktan Allahına kurban gitmiştir bile...
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
17/3/2007
"SADECE İKİ ŞEY SONSUZDUR, EVREN VE İNSAN AHMAKLIĞI, İLKİNDEN O KADAR DA EMİN DEĞİLİM."
Albert EINSTEIN
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
bebekler
13/3/2007
Şu küçücük şeyin anne karnından çıkınca ne hale geldiğini düşüneiliyo musunuz?
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı


